ortacağ ve rönesans felsefesi

hair colour consultation form hair specialist trichologist cheap hair extensions raw hair factory indianapolis in how to sew wigs together human hair wigs uk how to apply keratin hair extensions yourself hair extensions for indian wedding human hair wigs semi permanent hair extensions shrink links hair extensions hair wigs cutting hair extensions for volume itchy scalp with hair extensions simply wigs

Felsefi Düşün Sayı:10 – Ortaçağ ve Rönesans Felsefesi / Nisan 2018

Sayı Editörü: Betül ÇOTUKSÖKEN (Maltepe Üniversitesi)

Makalelerin özetleri ve anahtar kelimeleri için lütfen ilgili makalenin ismi üzerine tıklayınız.

   MAKALELER

Ortaçağdan Varoluşçu Felsefeye: Augustinus ve Kierkegaard’da Kötülüğün Kaynağı ve Suçluluğun Devamlılığı Problemi / Yasemin AKIŞ YAMAN

Özet

Aziz Augustinus ve Søren Kierkegaard, Batı Hristiyan geleneğinin en etkili filozoflarından ikisidir. Bütün farklılıklarına rağmen, Augustinus ve Kierkegaard inançlarına tutkuyla bağlı oldukları bir Hristiyan hayat görüşünü paylaşırlar. Felsefe ve teolojinin temel problemlerini farklı çağlarda, benzer yaklaşımlarla ele almışlardır. Kötülüğün doğası bu temel problemlerden biridir. Augustinus insandaki kötülüğün kaynağını ‘kalıtsal günah’ (peccatum originalis) teorisine dayandırarak açıklar. Kalıtsal günah Âdem’in kendi soyuna bıraktığı talihsiz bir mirastır. Âdem’in düşüş’ünden sonra tüm insanlığın günah işlememe özgürlüğünü (posse non peccare) kaybettiğini iddia eder. Kalıtsal günahın ruhtaki varlığı kendisini bireyde suçluluk olarak ortaya çıkarır. Kierkegaard Augustinus’un insanoğlunun hem yozlaşmış hem de bu yozlaşmadan sorumlu olduğu iddiasını devam ettirirse de suçluluğun sonraki bireylerin hayatındaki devamlılığına katılmaz. Günah her bireyin hayatına özgür bir eylemin sonucu olarak girer, Âdem’in günahının bir yansıması olarak değil. Kierkegaard’ın temel eleştirisi Âdem’in diğer insanlardan niteliksel olarak farklı olduğu düşüncesidir. Bu düşünceye göre Âdem “fantastik bir biçimde” insanlık tarihinin dışında bırakılmıştır. Bu durum, birey ve insan ırkı arasında kapatılamaz bir boşluk yaratmıştır. Kierkegaard için önemli olan şu anda var olan bireyin Âdem ile olan ilişkisi değil, günahın bireysel insan hayatında nasıl ortaya çıktığını gösteren varoluşsal deneyimlerdir. Kierkegaard’a göre birey ancak ve sadece ‘niteliksel sıçrama’ yoluyla günah işler. Bu makalede Kierkegaard’ın Augustinusçu kalıtsal günah doktrinine, Pelagius’un radikal bireyselliğine girmeksizin, getirdiği alternatif varoluşçu yaklaşımı sunmaya çalışacağım.

Anahtar Kelimeler: Kierkegaard, Augustinus, ortaçağ, kalıtsal günah, kötülük, niteliksel sıçrama.

Policraticus’ta Yasanın Efendisi ve Kölesi Olarak Kral / C. Cengiz ÇEVİK

Özet

Ortaçağ’ın en önemli politik teorisyenlerinden biri olan Salisburyli John’un (1120-1180) teorileri dünyada ve ülkemizde kapsamlı bir şekilde çalışılmış değildir. Bunun nedenlerinden biri politik felsefe alanında en önemli eseri olan Policraticus’ta (1156 veya 1157 yılında başlanıp 1159 yılında tamamlanmıştır) adaletin doğası, otorite, ideal yönetim ve politik rejimler gibi klasik konuları Platon, Aristoteles ve Cicero gibi öncüllerin eserlerinden farklı olarak sistematik bir şekilde ele almamış olmasıdır. Bu konuda yaptığı çalışmalarla en büyük otoritelerden biri olan Cary J. Nederman’ın deyişiyle “Policraticus belki de en iyi şekilde, 12. Yüzyıl Avrupa’sının en eğitimli saray bürokratlarından birinin deneyimlerinden ve bilgeliğinden süzülen felsefî bir damıtma olarak tanımlanabilir.” Eserde hukuk, politika ve teoloji bağlamında her biri ayrıca incelenmesi gereken, tek bir makaleye sığdırılamayacak kadar görüş paylaşılmaktadır. Bu görüşler kimi zaman birbirinden ayrılamayacak kadar iç içe girmiştir, kimi zaman da farklı konularda tekrar dile getirilir. Bu çalışmada, Salisburyli John’un teorileriyle ilgili literatüre bir katkı olarak, din ve politika ilişkisi bağlamında yasanın tanımı ve hukuk metinlerindeki kaynakları, ideal yönetici olarak kralın yasa karşısındaki durumu, din adamları sınıfının kral üzerindeki egemenliği ve kral ile tiran arasındaki farklar gibi konuları inceliyoruz.

Anahtar Kelimeler: felsefe, kral, Policraticus, politik felsefe, Salisburyli John, teoloji, tiran.

Francis Bacon’ın Dışsal Mekaniği ve Matematikçi Fizikçilerin Makine Sistemi / Ünsal ÇİMEN

Özet

Kopernik, Galileo ve Kepler gibi Rönesans dönemi matematikçi doğa filozofları doğa felsefesine dair araştırmalarda matematiğin başat bir rolü olması gerektiğini öne sürdüler ve gök cisimlerinin hareketlerine dair modeller oluşturmak için matematik akıl yürütmeden faydalandılar. Bu, doğa felsefesi ile matematik arasındaki Aristotelesçi disiplinel sınırı ihlal etmek anlamına geliyordu. Aristotelesçilerin yanı sıra matematiğin doğa felsefesindeki bu yeni rolüne karşı olan başkaları da vardı. Bunlardan biri de modern bilimin öncülerinden kabul edilen Francis Bacon idi. Bacon’a göre, doğa felsefesinde matematiğin birincil bir rolden ziyade yardımcı bir rolü olmalıydı; doğa felsefesinde birincil rol tümevarımcı deneysel yönteme verilmeliydi. Bacon, gök cisimlerinin hareketlerine dair matematiksel modellerin (güneş merkezli evren modeli gibi) salt matematik yöntemle oluşturulmasından ziyade, matematikçilerin bu modelleri doğa felsefesinin sonuçlarını göz önünde bulundurarak oluşturmalarını önerdi. Bu yazıda, doğa felsefesinin sonuçları dikkate alınarak oluşturulmuş matematiksel modellerin Bacon’ın doğa felsefesindeki diğer üç tür mekaniğin (zanaatkârın mekaniği, öğrenilmiş deneyim ve felsefi mekanik) yanı sıra dördüncü bir tür mekanik olarak görülebileceği ileri sürülecektir.

Anahtar Kelimeler: Francis Bacon, Doğa Felsefesi, matematik, Matematiksel Bilimler, mekanik.

Augustinus ve Boethius’un Düşüncelerinde Empiternus Kavramı / F. Didem ÇOBAN SARI

Özet

Sempiternus, Ortaçağ Hıristiyan düşüncesinde zaman üzerine tartışmalarda öne çıkan kavramlardan biridir. Zaman üzerine yapılan incelemelerde hesabı verilmesi gereken başlıca kavramlar arasında insanın tecrübe ettiği zaman (tempus) kavramının yanısıra insan aklı tarafından idrak edilemeyen sonsuz (aeternus) kavramı ile karşılaşılmaktadır. Bir de bu kavramların yanısıra, insanın akledebildiği ve “her an devam eden” bir zamandan bahsedilmektedir. Sempiternus olarak işaret edilen bu kavram Boethius ile sonraki düşünürlere aktarılmıştır ve Ortaçağ’da zaman üzerine tartışmalarda yeni bir açıklık getirmiştir. Boethius’la Ortaçağ’da kendini gösteren bu kavramın, öncesinde çeşitli düşünürlerde de tasvirine rastlanılmaktadır. Bu düşünürlerden biri de Ortaçağ’ın önde gelen düşünürlerinden Augustinus’tur. Bu çalışmada amaç kavramın Boethius açısından nasıl incelendiğine değinmek ve ardından Augustinus’un düşüncesindeki tasvirini ortaya koymaktır. Augustinus ile Boethius’un kavrama dair görüşlerini serimlemek ve aralarındaki ilişkiyi ortaya çıkarmaktır. Bunun için Boethius’un ve Augustinus’un sonsuz hakkındaki görüşlerine değinilecek ve zaman ile sonsuz arasında kurdukları ilişki irdelenecektir. Böylelikle Augustinus’un sempiternus anlayışına ilişkin görüşleri ortaya konulacaktır ve Boethius’un ayrımıyla arasındaki ilişki gösterilecektir.

Anahtar Kelimeler: Augustinus, Boethius, zaman, sonsuz, sempiternus.

Bu Dünyaya Fırlatılma ve Aziz Augustinus’un Kutsal Devleti / Aysel DEMİR

Özet

Bu çalışmada, Aurelius Augustinus’un var oluşa dair söylemleri ve insanın bu dünyaya fırlatılmışlığı çerçevesinde, Büyük Günaha olan yaklaşımı analiz edilecektir. Hıristiyanlık dini temelinde, Büyük Günahı gerçekleştiren Âdem ve Havva’nın durumu eleştirel bir biçimde ele alınarak Tanrı suretinde yaratılan bir varlığın nasıl böyle büyük bir günah işleyebileceği sorusu sorulacaktır. Bunun için öncelikle, Büyük Günah olayının nasıl gerçekleştiği Kitab-ı Mukaddes çerçevesinde açıklanacak ve daha sonra Augustinus’un bu meseleye yaklaşımı çeşitli örneklerle eleştirel olarak değerlendirilecektir. İnsanoğlu yapısı gereği sürekli bir inanma ihtiyacı peşinde koşar ve daima bu dünyayı anlamlandırma çabası içerisinde, daha üstün bir aklın kendini yönlendirmesine ihtiyaç duyar. Bu üst akıl da Tanrı olarak karşımıza çıkar. Tanrının insanı, insanlığı nasıl yarattığı tarih boyunca belli Metaforlarla açıklanmıştır. Bunlardan en kayda değeri hemen hemen her dine damgasını vuran Âdem ve Havva’nın yasak meyveyi yemeleri ile ortaya çıkan Büyük Günahtır.  Büyük günahı işledikten sonra, cezalandırılmak için bu dünyaya fırlatılmışlardır. Bu fırlatılma sonucu, bütün insanlar büyük günahtan payını almıştır.

 

Anahtar Kelimeler: Tanrı, Âdem ve Havva, Büyük Günah, Fırlatılmışlık, Tanrı Devleti.

Aquinalı Thomas’ta Doğal Hukuk Öğretisi / Kurtul GÜLENÇ - Nihal Petek BOYACI

Özet

Bu çalışmada Antik Yunan’dan günümüze uzanan ve çok köklü bir felsefi-tarihsel birikime sahip doğal hukuk teorisi geleneğini mantıksal düzlemde sistematikleştiren ilk düşünür olan Aquinalı Thomas’ın konuya ilişkin temel argümanları gösterilecek, sonrasında ise düşünürün yaklaşımı eleştirel bir perspektifle değerlendirilecektir. Aziz Thomas belirli açılardan Antik Yunan ve Roma’daki doğal hukuk geleneğini sürdürmesi, belirli açılardan ise kendisine kadar süregelen gelenekten kopan bir düşünsel durağı temsil etmesi bakımından klasik doğal hukuk anlayışının en önemli filozofudur. Söz konusu süreklilik ve kopuş modern doğal hukuk teorisindeki tartışmaları derinden etkilemiştir. Dolayısıyla düşünürün doğal hukuk öğretisinin modern doğal hukuk teorisinin şekillenmesinde de önemli bir payı olduğu ileri sürülebilir. Aziz Thomas’ın doğal hukuk öğretisinde iki temel özellik ön plana çıkar. İlk özellik, doğal hukukun Tanrısal öngörünün görünümlerinden biri haline gelmesiyle ilgilidir. İkinci özellik ise doğal hukuk öğretisinin insan varlığının eylemlerinin ölçütünü veren pratik rasyonalitenin ilkelerini inşa eden bir çerçeve sunmasıyla alakalıdır. Makalede sırasıyla bu özelliklere ilişkin temel argümanlar açıklanacak, söz konusu argümanlar ekseninde ezeli ebedi hukuk ile doğa hukuk ve doğal hukuk ile insan hukuku arasındaki bağ gösterilecektir. Sonrasında ise hukuki, felsefi (hem metafizik hem de ahlaki bağlamlarda) ve politik açılardan Aziz Thomas’ın öğretisine yöneltilebilecek karşı-argümanlar sunulacaktır.

Anahtar Kelimeler: doğal hukuk, ezeli ebedi hukuk, Tanrısal öngörü, iyi, ahlak, akıl, insan eylemi, pratik rasyonalite.  

İbn Sînâ’da Ben Bilinci / Aliye KARABÜK KOVANLIKAYA

Özet

İbn Sînâ’nın ruh tanımı ile Aristoteles’inki arasındaki görünürde önemli bir fark yoktur. Ruh anlayışlarındaki farklar tanımlarda geçen terimlerin farklı anlamları dikkate alınarak incelenebilir. İbn Sînâ, ruh söz konusu olduğunda özellikle Aristoteles’in analizlerinde problematik veya belirsiz kalan noktaları aşmayı sağlayacak düzenlemeler yapmayı hedefler. İkisi arasındaki farklar ben bilinciyle ilgili değerlendirmelerinde ifadesini bulur. Aristoteles’te başka bir şeyin bilinci olmayan bir bilinç en azından problematiktir. İbn Sînâ’ya göre ise böyle bir bilinç zorunludur. Ruh ile cismin/bedenin cevher düzeyinde ayrılması başka herhangi bir şeyin bilinci olmayan bir bilince yer açılmasını sağlar. Ruh ile cisim/beden arasındaki ayrılığın zorunlu sonucu ise Aristoteles’te olmayan dış his ve iç his ayrımıdır. İbn Sînâ bu ayrım sayesinde ruhun faaliyetleri olarak müşterek his (koine aisthesis), tahayyül (phantasia) ve ayırt etme (krinein) ile ilgili sorunları ve belirsizlikleri aşmayı hedefler. Dış hisler müşterek hisse, müşterek his de dahil olmak üzere tüm iç hisler en üst hissetme kuvvesi olarak vehmetmeye tabidir. Vehim kuvvesi Aristoteles’teki zannetmeyi de (doksa) büyük ölçüde içeren hüküm kuvvesidir. Vehim kuvvesinin diğerleri üzerindeki hakimiyetine bağlı olarak tüm hissî bilinç temsilidir. Bu çalışmada İbn Sînâ’da dış ve iç hissetmelerin nasıl aynı zamanda idrak olabildiklerini inceleyeceğiz. Bundan sonra, sırasıyla insanın sadece hissî suret veya manaların edinilmesi olarak hissî bilincinin değil içeriği bakımından histen bağımsız olması nedeniyle saf denilebilecek idrakinin dahi bir suret veya mananın idraki olması nedeniyle hükmün şartlarına tabi olduğunu, bu nedenle saf idrak ile saf akletme arasında fark gözetilmesi gerektiğini, saf akletmenin ben bilincinden ibaret olduğunu, bu bilincin reflektif olmak zorunda olan tüm diğer bilinç faaliyetlerine zemin teşkil ettiğini öne süreceğiz.

Anahtar kelimeler: Aristoteles, İbn Sînâ, ruh, hissetme, idrak, bilinç.

Suarez'de Akıl Varlıkları Olarak Olumsuzlama ve Yoksunluk / Esma KAYAR

Özet

Olumsuzlama ve yoksunluk Aristoteles felsefesinden beri bir çeşit varlık olarak görülmüştür. Barok skolastisizmi temsilcilerinden olan Francisco Suarez bu iki kavramı akıl ilişkileri ile birlikte akıl varlıkları olarak nitelemiş ve Metafizik Tartışmalar isimli eserinin 54. tartışmasını bu konuya ayırmıştır. Akıl varlıklarını metafizik içerisinde bir incelemeye tabi tutan ilk filozof Suarez olarak bilinir. Bunun nedeni Suarez’in metafizik konularının akıl varlıkları olmadan zor anlaşılacağını düşünmesidir. Suarez’de metafizik, gerçek öze sahip ve varoluşa uygun olan gerçek varlıkları konu edinir. Akıl varlıkları ise gerçek varoluş için yetersiz olup gerçek varlıklarla bir analoji yoluyla anlaşılırlar. Akıl varlıkları olarak olumsuzlama ve yoksunluk bir formu ortadan kaldırma karakterine sahiptir. Her iki kavram da içinde bir çeşit olumsuzluk unsuru barındırsa da yoksunluk olumsuzlamadan bir forma eğilimli olması ile ayırt edilir. Suarez kimera gibi hayali varlıkları olanaksız olarak nitelemiş ve olumsuzlama sınıfı altında görmüştür. Akıl varlıkları zihnin aktları yoluyla oluşur. Bu varlıklarla ilgili yeti akıl ve düşünme olsa da hayal gücü de akıl ile işbirliği içinde bu varlıkların oluşumunda etkin olmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Suarez, akıl varlıkları, olumsuzlama, yoksunluk, öz, metafizik.

Ortaçağdan Rönesansa: Hümanizm ve Batı Felsefe Geleneği Açısından Değerlendirmesi / Aylin KILIÇ CEPDİBİ

Özet

Rönesans, kökenleri XI. yüzyılda Avrupa’da kentlerin ve ticaretin canlanmasına kadar geri götürülebilen, ancak belirgin bir biçimde ortaya çıkışı XV. yüzyılda İtalyan kent-devletlerinde mümkün olan öncelikli olarak edebiyat, resim, mimarlık gibi sanat alanlarında belirginleşerek zamanla tüm Avrupa’ya yayılan bir yenileşme hareketidir. Rönesans’ın tartıştığı konular, insan yaratıcılığı ve dehasıyla ortaya koyduğu tüm eserler dikkate alındığında onu ‘süreklilik içinde bir değişim’ olarak değerlendirmek mümkündür. Bu bakımdan Rönesans, üzerinde yükseldiği Ortaçağdaki kimi değişimlerin etkilediği ve kendinden sonraki modern dünyanın oluşumunu biçimlendiren bir yenileşme hareketidir. Burada süreklilik kadar kopuş, benzerlikler kadar farklılıklar, uyum kadar karşıtlık da vardır. Ortaçağ(lar)dan kopuşu oluşturan en önemli unsur hiç şüphesiz bu dönemle birlikte insanın, kendi eylemiyle kendini gerçekleştiren, kendi tarihini kendi yapıp ettikleriyle oluşturan bir varlık olduğu anlayışıdır. En yetkin ifadesini ‘yurttaşlık Hümanizması’ akımında bulan bu akım, kamusal hayata etkin katılım ve siyasal görev bilincinin ve erdeminin yüceltilmesidir. Böylece bütün bir Ortaçağa damgasını vuran tümüyle tefekkür hayatının (vita contemplativa) yüceltilmesine karşıt bir biçimde ilk kez vita activa, insanın siyaseten etkin olması, hayatını kendi eylemleri ve kararlarıyla biçimlendirebileceği görüşü yüksek sesle dile getirilmiş ve gerçeklik kazanma şansı yakalamıştır. Bu bakımdan, Batı felsefe geleneği içinden bakıldığında (Machiavelli’ye kadar) Rönesans’ın ayrı bir felsefi akım yaratamamış olması anlaşılırdır. Kendine dayanak oluşturacak bir felsefi gelenek bulamayan bu ilk dönem, bütün bir Ortaçağ boyunca devam eden Aristoteles ve Platon arasındaki çekişmelerin yeni döneme uygun olarak yeni sentezlere varılmasıyla yetinmek zorunda kalmıştır.

Anahtar Kelimeler: Rönesans, Batı felsefe geleneği, Ortaçağ felsefesi, yurttaşlık Hümanizması, vita activa, vita contemplativa.

Hegel’in Felsefe Tarihi Dersleri’nde ‘Ortaçağ Felsefesi’/ Eyüp Ali KILIÇASLAN

Özet

Felsefe Tarihi Dersleri’nde Hegel’in Ortaçağ felsefesine ilişkin yorumu, felsefe tarihinin diğer dönemleriyle kıyaslandığında, yetersiz görünür. Hegel, Ortaçağda felsefe adına, saf aklın bağımsız, özerk ve özgür etkinliği adına dikkate değer bir şey görmez. Ortaçağda felsefe toprağı sanki nadasa bırakılmıştı. Skolastik teolojide ve felsefede, gelişme ve ilerleme adına bir şeyler aramak boşunadır. Hegel, Skolastik düşünceyi felsefe olarak görmez. Tinsellikle ilgili olduğunu iddia etse de, gerçekte, Ortaçağ felsefesi barbar bir düşüncenin ürünüdür. Hegel’e göre, insanlık Ortaçağda bilgi ve irade bakımından tinsellikten yoksun, ölü bir durumdadır. Ancak, Ortaçağ da eğrisiyle doğrusuyla, Tinin kendinin-bilincine doğru zorlu ilerleyişinde zorunlu bir aşamadır. İnancın ve teolojinin hizmetçisi olarak işlev gören felsefe, Ortaçağın uzun, karanlık gecesinde yine de sınırlı ellerde varlığını sürdürebilmişti. Hegel’in bu dönemle ilgili yargısı genel olarak olumsuz olsa da, kendi zamanının felsefesinin ve teolojisinin öznelci eğilimlerine, felsefe ve din arasındaki uzlaşmaz karşıtlıkta ısrar eden yönelimlerine karşı Ortaçağda kendine yakın kişilere sempatiyle baktığı da bir gerçektir. Bu yazı, hakkında neredeyse yok denecek kadar az yorum yapılmış Hegel’in Ortaçağ felsefesiyle ilgili düşüncelerine açıklık getirmeyi amaçlar.

Anahtar Kelimeler: Hıristiyanlık, Kilise, dogmalar, Yeni-Platonculuk, Skolastisizm.

Perspektif: Bilim Ve Güzel Sanatların Kesişiminde Bir Biçim Tartışması / Samet MOR

Özet

Ortaçağın karanlığı içinde insanlığa ‘yeniden doğuşu’ vadeden Rönesans’ın, hümanizmin itkisiyle Kilise’ye birey üzerinden açtığı cephede güzel sanatların etkisini yabana atmamak gerekir. Bu başkaldırıda başrollerden birini ise çok da beklenmedik bir alan olan resim-tasvir alır. Kilise’nin tahakkümünün baskın şekilde hissedildiği alanlardan biri olan tasvir ihtisası, Rönesans ustalarınca adım adım geliştirilen perspektif yöntemi ile bireye ve onun psikofizyolojik durumuna bağımlı hale getirilir. Böylece, resim; Batı kültürünü Kilise taassubundan kurtarıp, ‘şimdi ve burada’ya taşımakta önemli bir görev üstlenir. Yaşanılan dünyayı (Lebenswelt) olduğu gibi resmetmenin peşine düşen Rönesans ustaları aradıkları bilginin farklı bir coğrafyada üretilmiş olduğunu fark ederler. İslam coğrafyasında Marifetullah’ı yani ‘noumenon’u anlamak için yaşanılan dünyanın yani ‘phenomena’ların peşine düşmüş düşünürlerin en çok kafa yorduğu alanlardan biri olan ‘ilm-i menâzır’, başka bir deyişle görünenin ilmi, perspektif konusunda Rönesans ustalarına dayanak olur. Bu noktada, bir düşünce insanına ve onun çalışmalarına ayrıca değinmek gerekir. Perspektife bugünkü kaidelerini kazandıran, görmeyi metafizikten arındırıp bireye indirgeyen ve hakim görüş olan göz-ışın teorisi yerine nesne-ışın teorisini savunan İbn-i Heysem’in -Batı’da bilindiği adıyla Alhazen- çalışmaları, bilhassa ‘Kitab-ül Menâzır’, Batı’da bilindiği adlarıyla ‘Perspectivae’ ve ‘De Aspectus’ bu alanın referans noktalarının başında gelir. Fakat aşama aşama sistematize olup rasyonelleşerek yerini sağlamlaştıran bu yeni tasvir biçimi, onu mümkün kılan matematik ve geometrinin aşkınsal semboller olmaktan çok bu dünyayı anlamamıza yardımcı olacağına inanan İslam ekolünü; akıllardaki Rönesans algısına uymadığı gerekçesiyle sahnenin dışına iter. Bu kenara itilişi analiz eden yazı, iki kültürün karşılaşması sonucu mümkün olan ve bilim ile sanat tarihinin nadir iç içe olduğu konuların başında gelen perspektif ihtisasının geçirdiği serüveni adım adım incelemektedir.

Anahtar Kelimeler: İbn-i Heysem, Rönesans, yaşam dünyası, Ortaçağ, numen, fenomen, perspektif, ilm-i menâzır.

Augustinus’un Zaman Anlayışı / Özden ÖZKAYA

Özet

Zaman kavramı bugün modern fiziğin konusu olsa da, yaygın zaman anlayışının oluşmasındaki en önemli etken Augustinus’un Confessiones (İtiraflar) adlı eserinin XI. kitabında ele aldığı zaman sorunudur. Bugün, Augustinus’un zaman anlayışının, Antik Yunan’dan süregelen dairesel zaman anlayışını değiştirdiği ve doğrusal bir düzleme soktuğu bilinmektedir. Aynı zamanda Augustinus’un ortaya koymuş olduğu bu yeni zaman teorisi, bugünkü zaman anlayışının da temelini oluşturmaktadır. Bu nedenle modern zamanı anlayabilmek için Augustinus’un zaman anlayışını derinlemesine incelemeyi gerektirir. Augustinus, “Tanrı evreni yaratmadan önce ne yapıyordu?” sorusuna cevap ararken, yeni bir zaman anlayışı da ortaya koymuştur. Yaratılan diğer her şey gibi zamanın da yaratıldığını anlatır. Zamanın, geçmiş, şimdi ve gelecek olmak üzere üç boyutlu görüldüğü konuya ilişkin genel görüşü ve zamanın nasıl ölçüldüğünü ayrıntılandırır. Augustinus zamanın doğasını açıklarken, onu ebediyetten kesin bir şekilde ayırır. Daha sonra ise hafıza ve zamanı birlikte inceler ve zamanın kendisini zihne nasıl sunduğunu anlamaya çalışır. Bu makalede de bu konular ayrıntılarıyla ele alınacaktır.

Anahtar Kelimeler: Augustinus, İtiraflar, zaman, ebediyet, hafıza, zihin.

Thomas Aquinas’ın Duygu Anlayışı ve Duyguların Ahlak Üzerine Etkileri / Nalan SARAÇ

Özet

Thomas Aquinas, Summa Theologiae’nin İkinci Bölümü’nün Birinci Bölümü’de 22 ile 48 soruların arasını duyguların incelemesine ayırmıştır. Bu inceleme, Aquinas’ın “İnsan Eylemeleri” ve “Alışkanlıklar” gibi konuları işlediği etik bölümünde yer alır. Bu bağlamda Aquinas’ın, duyguları ahlak üzerindeki etkilerini incelemek üzere incelediği iddia edilebilir. Aquinas’ın Aristoteles’i takiben ruhun duyusal arzular bölümünde konumlandırdığı duygular, temelde iyiye yönelme ve kötüden kaçınma hareketleridir. Duyguların ne anlamda hareket olarak değerlendirilebileceği ve iyi ve kötü ile ilişkilerinin niteliği açıklanmalıdır. Aquinas bu açıklamada Aristoteles’den önemli ölçüde etkilense de kendi teolojik kabulleri de duygu anlayışını şekillenmesinde önemli bir rol oynar. Ruhun maddesel olmayan yapısı ve Aristoteles ile paylaştığı, insanın rasyonel doğası gereği iyiye yönelmiş olması yaklaşımının önemli varsayımlarıdır. Bu varsayımlar üzerine inşaa ettiği duygu yaklaşımı ve duyguların eylemlerin ahlaki değerine ilişki sonuçları dikkate değerdir. Bu çalışmanın amacı 22 ile 24. soruların yakın bir okumasını yaparak -Aquinas üzerine yapılan çalışmalarda genelde göz ardı edilen- bu bölümünde ortaya konan duygu anlayışını incelemek ve elde edilen bulgular ışığında eylemin ahlaki değerinin belirlenmesinde, duyguların oynadığı rolün nasıl bir mekanizmaya bağlı olarak işlediğini göstermektir.

Anahtar Kelimeler: Thomas Aquinas, duygular, ahlak, arzular, ruh.

İbn Sînâ Ve Descartes’ta Ben Bilgisi ve Kesinlik / E. Burak ŞAMAN

Özet

Bu makale, mukayeseli olarak İbn Sînâ ve René Descartes’ta bilginin kesinliği meselesini filozofların ‘ben’ bilgisi anlayışları üzerinden ele almayı amaçlamaktadır. Her iki filozof için de ‘ben’ bilgisi bir çıkarım veya akıl yürütme değil, farkındalık ve kendi üzerine düşünmeyi mümkün kılan kökensel bir bilinç olarak görünmektedir. Kesinliği, bir tür terkipten ibaret olan hükümle karşıtlık içinde, bilenle bilinen arasında mesafenin olmadığı vasıtasız bir bilme olarak ortaya koyduktan sonra, bu vasıtasızlığın İbn Sînâ ve Descartes’ta ‘ben’in bilgisi sayesinde, ‘varım’ görüsünde bulunduğunu tespit etmekteyiz. Bu tespiti temellendirmek için her iki filozofta da her zaman doğru olan aklî idrak seviyesi ile doğru ve yanlışın bulunduğu hüküm seviyesi olmak üzere iki bilme seviyesinin bulunduğunu ayırt edeceğiz. Filozofların bu iki seviyeye ilişkin akletme, his, tahayyül, idrak gibi kavramları ve ruhun yetileri üzerinde duracağız. Son olarak ben bilgisi ile varlığın bedihiliği ilişkisi temelinde ‘benim, varım’ görüsünün her iki filozof için de hükümden âzâde olmasıyla kesin bilginin zemini olduğunu tartışacağız.

Anahtar Kelimeler: İbn Sînâ, Descartes, kesinlik, kendilik, farkındalık, bilinç, varlık.

Ortaçağ ve Ötesi: Empirizmin Habercisi Olarak Ockhamlı William / Barış UZUN

Özet

Ortaçağ felsefesi, sonuçlarını kendi içinde tüketmiş kapalı devre bir olgu olarak ele alınamaz. Skolastiğin nerede başlayıp nerede bittiği ayrı bir muhasebenin konusu olmakla birlikte, dikkatli bir analiz onunla aydınlanma ve modernite felsefeleri arasında sadece bir kopuşun değil aynı zamanda bir süreklilik ilişkisinin olduğunu gösterecektir. Bu makale bir anlamda Ockhamlı William örneğinde söz konusu sürekliliği okumaya dönük mütevazi bir girişimdir. Ockhamlı William bilginin empirik temelini dilin mantıksal analizi dolayımıyla sistematik bir şekilde ortaya koymuş, insan zihninin bilişsel melekeleri üzerinde yaptığı incelemeler onu insanın duyum alanına girmeyen şeylerin bilinebilirliğini yadsımaya yöneltmiştir. Bunun doğal bir sonucu olarak çağında cari olan metafizik dizgelere karşı mesafeli ve eleştirel olmuştur. Bu bağlamda felsefe ile teolojiyi ayrıştırmaya girişmiş, felsefi araştırmasının vardığı sonuçlar itibariyle inanç unsurlarının gidimli aklın imkanlarıyla kavranamayacak bir yapıda olduğunu iddia etmiş ve fideist bir tutum geliştirmiştir. Bu hususiyetleriyle onun felsefi araştırmasının İngiliz empirizminin bir habercisi olarak görülmesi ve Batı felsefesinin tarihsel seyri açısından önemli içgörüler sağlaması imkan dahilindedir. Bu doğrultuda bu makalede Ockhamlı’nın felsefesinin öncülleri ele alınacak, eseri ana hatlarıyla ortaya koyulacak ve kullandığı kavramsal araçlar incelenmeye çalışılacaktır.

Anahtar Kelimeler: Empirik, kavramsal Terim, suppositio, tümel, tikel, hadsî-sezgisel Biliş, soyutsal biliş.

Hiristiyanlikta Kutsalin Doğasına Dair Fikir Ayrılığı ve Buna Kilise Babaları’nda Olası Bir Çözüm / Engin YURT

Özet

Bu makale en temelde kutsal olan üzerine bir inceleme yapmayı amaçlar. Teoloji tarafından bir şeyin kutsal atfedilmesinin felsefe içinde nasıl bir anlama sahip olabileceği araştırılmıştır. Makalenin araştırma alanı olarak Hıristiyanlığı daha sonraları Katolik ve Ortodoks Kilisesi olarak ikiye ayırmış olan görüş ve uygulama farklılıkları seçilmiştir. Bu iki kilisenin ‘Ve Oğuldan’ tartışması, ‘Eşitler Arasında Birinci’ (primas inter pares) fikri, ‘Töz Değişimi’ ritüeli gibi başlıklar altında birbirinden ayrılması aynı zamanda onların kutsal olanı nasıl algıladığı ve düşündüğünü de şekillendirmiştir. Bu görüş ayrılıkları incelenerek bunların kutsal olanın anlamlandırılması konusunda ne denli bir payı olduğu ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Aynı semavi geleneğe ait olan bu iki Kilise’nin görüş ayrılıklarının kutsal olanın teolojik olarak geçirdiği metamorfoz ve paradigma kaymasındaki rolü açık kılınmasına uğraşılmıştır. Son olarak da Kilise Babaları’nın meseleyle ilgili görülen ifadeleri ve görüşleri üzerinden fikir ayrılıklarının ötesine geçip ortak paydada buluşmanın bir olanağı olup olmadığı araştırılmıştır.

 

Anahtar Kelimeler: Kutsal, teoloji, Hıristiyanlık, Kilise, Katolik, Ortodoks, fikir ayrılığı.

Scroll to Top